Hukuk mu, Güç mü?

Dünya, bir kez daha uluslararası hukukun değil, güç siyasetinin belirleyici olduğu tehlikeli bir döneme girmiş durumda. İran, ABD ve İsrail arasında giderek sertleşen gerilim, artık yalnızca bölgesel bir mesele değil; küresel düzenin nasıl şekilleneceğine dair kritik bir sınav haline gelmiş durumda. Bugün yaşananları sadece askeri hamleler üzerinden okumak büyük bir eksiklik olur. Asıl mesele, uluslararası hukukun açıkça ihlal edilmesine rağmen bunun giderek “normalleşmesi”dir.
Uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında en temel ilke nettir: Hiçbir devlet, keyfi şekilde başka bir devlete karşı güç kullanamaz. Birleşmiş Milletler Şartı bu konuda son derece açıktır. Ancak sahadaki gerçeklik bu ilkenin sıkça göz ardı edildiğini gösteriyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, resmi söylemlerde “güvenlik” gerekçesiyle savunulsa da, bu müdahalelerin jeopolitik üstünlük kurma amacı taşıdığına dair güçlü bir kanaat oluşmuş durumda.
Daha da çarpıcı olan ise bu güç mücadelesinin bedelini kimin ödediğidir. Ortadoğu halkları, yıllardır süren çatışmaların en ağır yükünü taşımaya devam ediyor. Gazze’de, Lübnan’da, Suriye’de ve şimdi İran çevresinde yaşanan gelişmeler, sivillerin sistematik şekilde zarar gördüğü bir tabloyu gözler önüne seriyor. Altyapılar yıkılıyor, şehirler harabeye dönüyor ve en temel insani ihtiyaçlara erişim giderek zorlaşıyor. Savaşın hukuku olması gerekirken, bugün sahada hukuksuzluğun hâkim olduğu bir düzen oluşuyor.
Bu noktada dile getirilen eleştirileri görmezden gelmek mümkün değil. Özellikle ABD ve İsrail’in bölgedeki politikalarına yönelik olarak, “küresel düzeni kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme” çabası içinde oldukları yönünde ciddi bir algı var. Bu algı, sadece politik bir söylem değil; sahadaki yıkım, sivil kayıplar ve sürekli genişleyen çatışma alanlarıyla besleniyor. Eğer bir güç, kendi güvenliğini sağlama iddiasıyla sürekli olarak başka coğrafyalarda askeri operasyonlar yürütüyorsa, bu durum meşru müdafaa sınırlarını aşar ve açık bir güç projeksiyonuna dönüşür.
İran’ın verdiği karşılıklar ise bu döngüyü daha da derinleştiriyor. Misilleme saldırıları, bölgesel istikrarsızlığı artırırken, krizin kontrolden çıkma riskini de büyütüyor. Böylece ortaya çıkan tablo şu oluyor: Herkesin haklılık iddiasında bulunduğu, ancak hukukun giderek daha az dikkate alındığı bir çatışma düzeni.
Uluslararası hukuk tam da bu noktada anlam kazanır. Çünkü hukuk, güç sahiplerini sınırlamak için vardır. Ancak bugün geldiğimiz noktada şu soruyu sormak zorundayız: Eğer güçlü devletler hukuka uymuyorsa, bu sistem nasıl ayakta kalacak? Hukukun seçici uygulanması, onu fiilen işlevsiz hale getirir. Bu da yalnızca bugünün krizlerini değil, yarının daha büyük çatışmalarını da kaçınılmaz kılar.
Ortadoğu’da yaşananlar artık sadece bir bölge meselesi değildir. Bu, küresel vicdanın ve uluslararası düzenin sınandığı bir eşiktir. Eğer dünya, yaşanan yıkımı görmezden gelmeye devam ederse; eğer hukuksuzluk karşısında sessizlik sürerse; o zaman uluslararası sistemin meşruiyeti ciddi şekilde zedelenir.
Sonuç olarak açık bir gerçek var: Uluslararası hukuk ya herkes için geçerli olur ya da hiç kimse için. Bugün yaşananlar, bu ilkenin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Eğer hukuk, güçlü olanın aracı haline gelirse, geriye yalnızca kaos kalır. Ve o kaosun içinde kaybolan şey sadece düzen değil; insanlık olur.




