İçimizdeki Gürültüyü Duyan Bir Meslek: Psikolog

Sabah işe yetişiyoruz.
Trafik akıyor.
Telefon susmuyor.
Bildirimler yağıyor.
Ve biz…
gülümsüyoruz.
Çünkü hayat böyle görünsün istiyoruz.
Çünkü “iyiyim” demek, çoğu zaman en kısa yol.
Ama içimiz…
hep aynı hızda gitmiyor.
İçimiz bazen duruyor.
İçimiz bazen yoruluyor.
İçimiz bazen “ben buradayım” diye bağırıyor.
İşte tam o noktada, psikoloğun hayatımızdaki yeri konuşulmayı hak ediyor.
Şunu baştan söyleyelim:
Psikoloğa gitmek, “delirdim” demek değildir.
Psikoloğa gitmek, “zayıfım” demek hiç değildir.
Psikoloğa gitmek, kendini ciddiye almak demektir.
Bir toplum düşünün…
fiziksel ağrıyı önemseyip, ruhsal ağrıyı küçümseyen.
Baş ağrısına ilaç var,
mide ağrısına doktor var,
ama kalp sıkışmasına, boğazda düğüme, gecenin üçünde gelen o ağır düşüncelere…
“Geçer” diyoruz.
Oysa geçmeyen şeyler var.
İçeride birikiyor.
Gölge gibi büyüyor.
Ve bir gün…
başka bir yerden çıkıyor.
Öfke diye.
Kaygı diye.
Uykusuzluk diye.
Tahammülsüzlük diye.
İlişkilerde tekrar eden aynı döngü diye.
Psikolog, tam da bu döngülerin karşısına bir sandalye koyar.
“Buraya oturalım,” der gibi.
Ve çoğu zaman şunu yapar:
Sizi dinler.
Basit gibi görünür.
Ama günümüz dünyasında gerçekten dinlenmek, neredeyse mucize.
Yargılanmadan.
“Abartıyorsun” denmeden.
“Şükret” denmeden.
“Sen de çok hassassın” diye etiketlenmeden.
Psikolog odası, insanın kendine dönmesi için bir duraktır.
Bir de şu var:
Psikolog “akıl vermez.”
Bize hazır reçete sunmaz.
“Şunu yap, bunu yapma” diye hayatımıza hükmetmez.
Onun işi daha ince bir iştir.
Psikolog, soruyu doğru yerden sorar.
“Bu seni neden bu kadar tetikledi?”
“Bunu ilk ne zaman hissettin?”
“Bu ses kimin sesi?”
“Bu öfke aslında neyi koruyor?”
“Bunu söyleyemediğinde içinde ne oluyor?”
Ve insan o sorularla bir şeyi fark eder:
Meğer yıllardır kendine yabancı yaşıyormuş.
Psikoloğun etkisi yalnız bireysel de değildir.
Daha iyi kendini tanıyan bir insan,
daha iyi sınır koyar.
Daha iyi sınır koyan bir insan,
daha az kırar, daha az kırılır.
Daha az kırılan ilişkiler,
daha sağlam aileler demektir.
Ve daha sağlam aileler…
daha dayanıklı bir toplum.
Bu yüzden psikolog, sadece “kişisel gelişim” meselesi değildir.
Bu, toplumsal sağlık meselesidir.
Elbette her şey bir anda düzelmez.
Terapi, sihirli bir değnek değildir.
Bazen zorlanırsınız.
Bazen ağlarsınız.
Bazen “ben niye geldim” dersiniz.
Ama sonra…
bir gün…
kendinizi yakaladığınız o an gelir.
Aynı hataya koşarken durduğunuz an.
“Hayır” diyebildiğiniz an.
Bir tartışmada kendinizi kaybetmeden kaldığınız an.
Geçmişin bir sahnesine bakıp ilk kez “Bu benim suçum değildi” dediğiniz an.
Ve o an, küçük görünür ama büyüktür.
Çünkü o an, iyileşmenin başladığı andır.
Bugün psikoloğa gitmek, lüks gibi gösteriliyor bazen.
Bazen de utanılacak bir şey gibi.
Oysa gerçek şu:
Ruh sağlığı, ertelendiğinde pahalıya çıkar.
İlişkilerle, iş performansıyla, bedenle, uykuyla, ömürle…
Bu yüzden psikolog,
“başımız derde girince” gidilen biri değil,
hayatımıza sahip çıkmak istediğimizde başvurduğumuz bir yol arkadaşıdır.
Belki de artık şunu normalleştirmeliyiz:
Diş ağrısı için dişçiye gidiyoruz.
Göz için göz doktoruna gidiyoruz.
Peki ya içimiz?
İçimiz de bakım ister.
İçimiz de anlaşılmak ister.
İçimiz de nefes ister.
Ve bazen…
o nefesi ilk kez, bir psikoloğun odasında alırız.
Derin.
Yavaş.
Gerçek.



