Kirazlıyayla Toprağına Zehir Karıştı

İstanbul’da yaşadığım o uzun yıllar boyunca Bursa’ya hep “Yeşil Bursa” diye baktım.

Hani şu…
İçinden geçerken bile insanın içini ferahlatan şehir var ya…

Uludağ’ı…
Suyu…
Ağaçları…
O “temiz” hissi…

Ve her geçişimde içimden şöyle geçirirdim:

“Bursa’da yaşayanlar gerçekten şanslı.”

Sonra gün geldi…
Ben de Bursa’ya yerleştim.

Bir süre kendimi gerçekten şanslı hissettim.
“İşte” dedim, “artık ben de o şanslılardanım.”

Ama insan bir şehri içinden geçerken başka görür…
içinde yaşarken başka.

Zamanla fark etmeye başladım.

Gördüm.

Ve içim acıdı.

Çünkü Bursa’yı Bursa yapan o doğanın üstüne, sanki hiç yakışmayan bir gölge düşüyordu.

Doğayı kirleten…
Kimyasalını salan…
Çevreyi hoyratça kullanan…

Derken şimdi…
Yenişehir.

Bursa’nın tarımıyla bilinen ilçesi.
Meyvesiyle, sebzesiyle…
Biberiyle…
Ovasıyla…

Ve bir haber düştü önümüze.

Öyle sıradan bir haber değil.

“Atık barajı çöktü.”

Hani şu madencilik firmasına ait olduğu söylenen…
Hani uzun zamandır tartışma konusu olan…
Hani “uyarıldı” denilen…

İşte o.

Çöküyor.

Ve iddia o ki…
binlerce ton kimyasal ve ağır metal içerikli atık dereye, toprağa karışıyor.

Şimdi durup bir nefes alalım.

Çünkü burada mesele sadece “çevre” değil.

Bu, doğrudan soframız meselesi.

Bugün değil belki…

Ama yarın.

Önümüzdeki haftalarda.
Önümüzdeki aylarda.

Suya karışır.
Toprağa karışır.
Ürüne karışır.

Sonra?

O ürün bizim mutfağa girer.

Hayvan otlar.
Ete karışır.

Yeşillik büyür.
Zehri taşır.

Ve biz…
Fark etmeden…

içimize alırız.

İşte korkunç olan da bu.

Zehirlenme çoğu zaman “anlık” gelmez.

Sessiz gelir.

Sinsi gelir.

Gün gün…
Damla damla…

Üstelik iddialar daha da ürkütücü:

Kurşun. Çinko. Bakır.
Ve başka kimyasal bileşenler…

Bunların toprağa ve suya karışmasının ne demek olduğu yıllardır söyleniyor.

Ama bizde hep aynı cümle var:

“Bir şey olmaz.”

Sonra bir gün…
Oluyor.

Ve…

Olayın duyulduğu an…

Yenişehir Belediye Başkanı Ercan Özel ekibini topluyor.
Ve doğrudan olay yerine gidiyor.

Yerinde inceliyor.
Köylüyle konuşuyor.

“Gereği yapılacak” diyor.
“Bu işin takipçisi olacağım” diyor.

Bir yandan da ortamı yatıştırmaya çalışıyor…

Ama nafile.

Çünkü yöre halkının içine düşen şey, öyle kolay kolay “sakinleşecek” bir şey değil.

Tedirginlik var.
Kaygı var.
Güven kaybı var.

Başkan Özel, konuyu yargıya taşıdığını da söylüyor.

İyi.

Ama insanın içi yine rahat etmiyor.

Bu işin sorumluları kimse…
Bir an önce hesabını vermeli.

Ve yargı…

Üstüne düşeni gecikmeden yapmalı.

Çünkü her geçen gün…

Yöre halkının zararına.

Her geçen gün…

İnsanın hayatına, yaşantısına, sağlığına doğru yürüyen bir risk.

Yani burada beklemenin adı “sabır” değil.

Beklemenin adı…

ihmal.

Ve bu yüzden…

Acil bir çözüm bulunmalı.

“Bu felaket yalnızca bugünü değil, önümüzdeki ayları ve yılları ilgilendiriyor.”

Ve en acısı…

Bazen geri dönüşü olmaz.

Şimdi bana sorarsanız…

Burada dikkat çekici olan tek bir gerçek var:

Kirazlıyayla’daki riskler yeni değil.

Yıllardır konuşuluyor.
Köylüler itiraz ediyor.
Çevre hassasiyeti taşıyanlar bağırıyor.
Yerel düzeyde karşı duruş sergileniyor.

Ve bugün yaşananlar, o itirazların “abartı” olmadığını gösteriyor.

Bursa…
Bu şehir…

Gerçekten kıymetli.

Gerçekten değerli.

Ama bir şehri değerli yapan şey sadece yeşili değil.

O yeşili koruyacak irade.

O suyu koruyacak vicdan.

O toprağı koruyacak cesaret.

Şimdi asıl soru şu:

Bursa’yı “Yeşil Bursa” yapan şeye sahip çıkacak mıyız…
Yoksa “bir zamanlar yeşildi” diye mi anlatacağız?

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu