KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ VE TÜRK DÜNYASI İLİİŞKİLERİNDE YENİ PARADİGMA

Kıymetli dostum Mehmet Hasgüler’in nazik davetiyle, 20 Şubat tarihinde Lefke Avrupa Üniversitesi’nde “Türk Dünyası, KKTC ve Yükseköğretim” başlıklı bir konferans verme bahtiyarlığına eriştim. Türk dünyasının ortak ufkuna ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yükseköğretimdeki stratejik konumuna dair fikirlerimizi paylaştığımız bu anlamlı buluşmada, salonu dolduran yoğun ve nitelikli katılım bizler için ayrı bir memnuniyet vesilesi oldu.
Başta Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Enver Öztürk ve Rektör Sayın Mehmet Ali Yükselen olmak üzere pek çok değerli akademisyenin iştiraki, programa ayrı bir kıymet kattı. İlmin ve istişarenin böylesi seçkin bir zeminde buluşması hem şahsım hem de Türk dünyası adına umut vericiydi.
Gecenin en anlamlı sürprizi ise hiç kuşkusuz, 2000’li yıllarda Kırgızistan’da birlikte çalışma imkânı bulduğum; Kıbrıs’ın tanınma davasında büyük emekler sarf eden kıymetli dostum, KKTC Ulaştırma Bakanı Sayın Erhan Arıklı’nın teşrifleri oldu. Varlığıyla programa şeref ve güç katan Sayın Bakan’a gönülden teşekkür ediyor; bu nazik katılımını benim için müstesna bir onur olarak kayda geçiriyorum. İlmin, dostluğun ve ortak ülkülerin aynı çatı altında buluştuğu bu kıymetli gün, hafızamda daima müstesna bir yer işgal edecektir.
Birçok yazımızda da vurguladığımız üzere Türk dünyası, yalnızca ortak bir soyun ya da dil ailesinin coğrafi dağılımını tanımlayan teknik bir kavram değildir. Bu kavram, yüzyıllar boyunca bozkırlardan denizlere, kervan yollarından modern metropollere uzanan müşterek bir tarihsel hafızayı ifade etmektedir. Bu bağlamda Türk dünyası kavramı, etnik ya da coğrafi bir tanımın ötesine geçerek medeniyet bilincine dayalı geniş bir ortak hafıza alanını temsil etmektedir. Bu hafıza, Orhun’dan Anadolu’ya, Hazar’ın ötesinden Balkan ufuklarına kadar uzanan geniş bir havzada şekillenmiş, tarih boyunca devlet kurma geleneği, canlı ticaret ağları ve güçlü kültürel aktarım kapasitesi sayesinde kendine özgü bir medeniyet çizgisi oluşturmuştur. Savaşlar ve göçlerle sertleşen tarihsel koşullara rağmen bu çizgi, dayanışma, misafirperverlik ve adalet anlayışını canlı tutmayı başarmıştır. Günümüzde ise Türk dünyası, geçmişin destanlarını yalnızca romantik bir hatıra olarak değil, ortak bir gelecek tasavvurunun kurucu unsuru olarak değerlendirmekte; kültürel yakınlığı stratejik iş birliğine dönüştürmeye çalışan canlı ve dinamik bir jeokültürel alan niteliği taşımaktadır.
Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) ise bu tarihsel ve kültürel birikimin kurumsal ifadesi, dağınık hafızanın siyasi bir akla dönüşmüş halidir. Teşkilat, ortak dil ve kimlik bağlarını diplomatik koordinasyon, ekonomik entegrasyon ve güvenlik iş birliği mekanizmalarıyla somutlaştırarak Türk dünyasını sembolik bir yakınlıktan çıkarıp stratejik bir ortaklığa taşımaktadır. Bu yönüyle TDT, sadece devletler arası bir platform değil, aynı zamanda norm, değer ve gelecek tasavvuru üreten bir siyasal mimaridir. Üyeleri arasında kolektif hareket kabiliyeti geliştirdikçe, bölgesel güç dengelerinde daha görünür ve etkili bir aktör haline gelmekte; kültürel kardeşliği kurumsal dayanışmaya dönüştürerek Türk dünyasının uluslararası sistemde daha müstakil ve bütüncül bir özne olarak konumlanmasına katkı sunmaktadır.
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlıklarını kazanan Türk devletleri arasında iş birliğini kurumsallaştırmak amacıyla Türkiye’nin öncülüğünde 1992’de Ankara’da “Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi” süreci başlatılan bu girişim zamanla 2009’da Türk Konseyi’nin, 2021’de ise Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulmasına zemin hazırlamıştır. Düzenli zirveler ve Nahçıvan’da imzalanan anlaşmalarla şekillenen bu süreç, Türk devletleri arasında siyasi koordinasyon, ekonomik entegrasyon ve kültürel dayanışmayı güçlendirmeyi hedefleyen kurumsal bir yapıya dönüşmüş, ortak dil, tarih ve kimlik temelinde barış, refah ve istikrarı önceleyen bir bölgesel iş birliği modeli ortaya çıkarmıştır. Beş daimî ve dört gözlemci üyeden oluşan TDT, Orta Asya’nın enerji potansiyeli ile Anadolu’nun üretim kapasitesini buluşturarak stratejik ve ekonomik ortaklıkları derinleştirmekte, Çin, Rusya ve ABD merkezli güç dengelerinden farklı olarak kendi dinamiklerine dayanan, Avrupa’dan Orta Asya’ya uzanan çok boyutlu ve toplumsal temelli bir entegrasyon vizyonu geliştirmektedir.
Türk Devletleri Teşkilatı, 2021 İstanbul Zirvesi sonrasında geçirdiği kurumsal dönüşümün akabinde 2022’de Semerkant’ta düzenlenen Zirvede KKTC gözlemci üye olarak kabul edilerek Türk ailesinin bütünlüğü sağlanmıştır. Bu adım sıradan bir statü değişikliğinin ötesinde, KKTC’nin uluslararası görünürlüğünü artıran ve diplomatik alanını genişleten stratejik bir dönüm noktası olarak görmek gerekir. KKTC’nin gözlemci üye olarak kabulü, Türk kimliği ve tarihsel bağların kurumsal düzeyde teyidi anlamına geldiği gibi, TDT’nin klasik “resmî tanıma” yaklaşımı yerine “katılım yoluyla meşruiyet üretme” modelini tercih ettiğini göstermektedir. Böylece teşkilat, KKTC’yi hukuki tanıma tartışmalarına hapsetmeden, onu çok taraflı bir platformda temsil edilen, ekonomik ve kültürel ağlara entegre olan ve bölgesel karar alma süreçlerine dâhil edilen bir aktör konumuna taşımaktadır. Bu durum hem KKTC’nin izolasyonunu kıran hem de TDT’nin dayanışma kapasitesini somutlaştıran karşılıklı bir kazanım üretmekte; taraflar arasındaki ilişkiyi sembolik bir yakınlıktan çıkarıp jeopolitik, normatif ve kurumsal bir ortaklığa dönüştürerek Türk dünyasının bütünleşme vizyonu açısından stratejik bir önem kazandırmaktadır.
TDT bünyesindeki devletlerin dış politika öncelikleri ve uluslararası konumlanışları önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Kazakistan ve Özbekistan’ın Avrupa Birliği ile geliştirdiği yoğun ekonomik ilişkiler, Azerbaycan ve Kırgızistan’ın çok yönlü ve dengeleyici diplomasi anlayışı ile Türkmenistan’ın tarafsızlık statüsü, Teşkilatın KKTC konusunda ihtiyatlı ve kademeli bir strateji benimsemesini beraberinde getirmiştir. Bu nedenle TDT, açık ve doğrudan bir tanıma siyasetinden ziyade, ekonomik, kültürel ve sektörel iş birlikleri yoluyla fiilî bir meşruiyet alanı inşa etmeye odaklanmıştır. Yükseköğretimden turizme, dijital ekonomiden serbest bölge uygulamalarına ve lojistik ağlara kadar uzanan çok yönlü entegrasyon hamleleri, KKTC’nin uluslararası izolasyonunu azaltırken ekonomik dayanıklılığını ve müzakere kapasitesini güçlendirme potansiyelini içermektedir. Bu çerçevede KKTC, Doğu Akdeniz’de Türk dünyası için bir temas ve geçiş noktası, eğitim ve hizmetler üssü ve bölgesel bağlantı merkezi olarak stratejik bir işlev üstlenme potansiyeline sahiptir. Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın ifadesiyle “Türk dünyasının Doğu Akdeniz’deki stratejik kalesidir” olan KKTC Türk dünyasının bilişim adası olmaya namzettir. Dolayısıyla KKTC-TDT ilişkileri, yalnızca sembolik bir siyasi dayanışma değil; jeoekonomik bütünleşme ve normatif görünürlük üreten, uzun vadede Kıbrıs meselesinde dengeleyici etki yaratabilecek çok boyutlu ve stratejik bir ortaklık olarak değerlendirilmelidir.
Kanaatimce bu süreçte KKTC’nin izlemesi gereken politika, diplomatik tanınmayı merkeze alan dar ve reaktif bir dış politika hattından ziyade, TDT bünyesinde kurumsal derinleşme, jeoekonomik entegrasyon ve normatif görünürlük üreten çok katmanlı ve proaktif bir stratejiye dayanmalıdır. TDT üyesi devletlerin farklı dış politika öncelikleri dikkate alındığında, KKTC’ye yönelik kurumsal katılımı artıran, sektörel iş birliğini somut projelerle pekiştiren ve karşılıklı bağımlılık yaratan girişimlerle ülkenin statüsünü fiilen tahkim eden daha sürdürülebilir araçlar sunulduğu görülmektedir. Bu çerçevede KKTC’nin hedefi, “tanınmayı talep eden aktör” konumundan çıkarak “işlev üreten ve vazgeçilmezlik kazanan ortak” konumuna yükselmek olmalıdır.
Dolayısıyla KKTC, TDT’yi yalnızca siyasi dayanışma beyanlarının dile getirildiği bir diplomatik vitrin olarak değil, ekonomik değer ürettiği, teknik kapasite sunduğu ve bölgesel ağlara entegre olduğu ölçüde meşruiyet inşa eden bir kalkınma ve stratejik konumlanma platformu olarak değerlendirmelidir. Eğitim, turizm, dijital hizmetler, lojistik ve serbest bölge modelleri gibi alanlarda uzmanlaşarak Türk dünyası için Doğu Akdeniz’de bir merkez işlevi üstlenmesi, hem izolasyonu aşındıracak hem de müzakere gücünü artıracaktır. Bu yaklaşım, hukuki tanınmayı bekleyen pasif bir statü arayışından ziyade, fiilî entegrasyon yoluyla siyasal gerçeklik üreten ve uzun vadede uluslararası sistemde daha sağlam bir yer edinen stratejik bir devlet politikası olarak öne çıkmaktadır.
Bu çerçevede ilk olarak ekonomik ve sektörel uzmanlaşma stratejisi benimsenmelidir. Yükseköğretim, turizm, dijital ekonomi, fintech, serbest bölge ve lojistik gibi alanlarda Türk dünyasına hizmet sunan bir merkez haline gelmek, KKTC’yi “tanınmayı bekleyen bir aktör” olmaktan çıkarıp “ihtiyaç duyulan bir ortak” konumuna taşıyacaktır. İkinci olarak kurumsal diplomasi güçlendirilerek TDT bünyesindeki teknik komiteler, gençlik, kültür, ticaret ve ulaştırma platformlarında aktif temsil sağlanmalı; düzenli zirveler, fuarlar ve akademik ağlar aracılığıyla çok taraflı temas artırılmalıdır. Üçüncü olarak ise yumuşak güç ve kamu diplomasisi araçları devreye sokulmalı, üniversiteler, kültür programları ve iş dünyası bağlantıları üzerinden Türk dünyası toplumlarıyla doğrudan bağlar kurulmalıdır.
Sonuç olarak KKTC için en rasyonel yol, entegrasyon ve üretim odaklı proaktif bir politika izlemektir. Böyle bir yaklaşım hem ekonomik dayanıklılığı artıracak hem de Kıbrıs meselesinde müzakere gücünü yükselterek KKTC’yi bölgesel sistem içinde daha görünür, daha işlevsel ve daha vazgeçilmez bir aktöre dönüştürecektir




